Değerli dostlar, kıymetli arkadaşlar. Geçen hafta kısa bir tanışma yapmış, “anlatan ile dinleyen” arasındaki ilişkinin niteliğine dair, yol arkadaşlığı ve yol hukukuna dair konuşmuştuk. Bugünkü dersimizde “Neden adab-ı Şer’iyye dersleri” sorusunu cevaplamak istiyorum.
Neden bu derslerin yapılması düşünülmüştür? Aslında cevabı çok kısa ve net: Çünkü bu derslere ihtiyacımız var...
Peki, neden bu derslere hayatî önem ve öncelik atfedilmiştir? Çünkü ânın vacibi bu. En temel problemimiz, en acil müdahale edilmesi gereken hastalığımız bu: Adapsızlık, usulsüzlük, üslupsuzluk, yol yordam, usul erkân, had hudut bilmemek, hak hukuk tanımamak! Nefislerimizi terbiye edecek, bir arada sevgi, kardeşlik ve güven içinde yaşamamızı mümkün kılacak yüksek imanî ve ahlakî hasletlerin artık hayatımızda yer almıyor oluşu.
Aç olan bir insan yemek istiyorsa, ona niye yemek istediği; susuz bir kimse su istiyorsa, ona niye su istediği sorulmaz. Çünkü onun ihtiyacı odur. Soğuk bir havada yağmurda sırılsıklam olmuş birine kuru urba getirilir, ona da ne yemek istediği sorulmaz. Çünkü o anın ihtiyacı odur. İşte özellikle bugün Âdâb-ı Şer’iyye dersleri, ekmek kadar, su kadar, hava kadar, yağmurda ıslanmış biri için kuru esvap kadar zorunlu dersler bizim için…
Peki, tek ihtiyacımız bu mu; başka ihtiyacımız yok mu? Şüphesiz, başka ihtiyaçlarımız da var. Öyleyse, önce ihtiyaçlarımızın neler olduğunu tespit ederek işe başlamalıyız. Eğer birden fazla ihtiyacımız varsa –ki öyledir- bunları bir ehemm-mühim sıralamasına koymalıyız. İhtiyacımız olan varken ihtiyacımız olmayan bir şeyle uğraşmak ne kadar yanlışsa, daha önemli olan varken önemli olanla, yani ikinci derecede önemli olanla uğraşmak ta o kadar yanlıştır. Çünkü vakit kısa, yol uzundur. Akıllı insan bu sıralamayı doğru yapan, eski âlimlerimizin taksimiyle kendisi için neyin zorunluluk (zarûriyyât), neyin ihtiyaç (hâciyyât), neyin de mükemmilât kabilinden, olsa daha güzel olur (tahsîniyyât) olduğunu tespit ederek işe başlayan insandır. Saçaklızade’nin “Tertîbu’l-ulûm”daki nefis tespitiyle: “Kim sıralamayı yanlış yaparsa şüphesiz kendisine zulmetmiş olur ve Andolsun ki Allah zalimler güruhunu sevmez”. Yine, Zernûcî’nin, “Ta’lîmu’l-müteallim”deki ifadesiyle: “Kim tertibi yanlış yaparsa doğru yoldan şaşar, küçük ya da büyük bir arzusuna ulaşamaz”.
İşte fert ve toplum olarak, insanca ve Müslüman’ca bir hayat yaşama noktasında, sıkıntılarımızın nereden kaynaklandığını ve öncelikli ihtiyaçlarımızın neler olduğunu tespit ederek işe başlamalıyız. Zihin istikameti şaşmış birilerinin söylediği gibi, sıkıntımız iktisadî midir? Gayr-i safi millî hâsıla kişi başına şu seviyeye yükselir, şu rakama baliğ olursa sıkıntılar bitecek midir? Yaşadığımız hayata, etrafımızdaki insan ilişkilerine baktığımızda, farklı insan grupları tarafından dile getirilen sıkıntıları irdelediğimizde, bu sıkıntı ve problemlerin büyük ölçüde ve birinci derecede imana bağlı-iman esaslı ahlakî problemler olduğu görülecektir.
Peki, hakikaten böyle midir? Bu söylenenler Âdâb-ı Şer’iyye dersleri hocasının hamasetle, belki biraz da zorunlu olarak kendi dersi lehine söylediği sözler yahut hüner izhar etmek için edebiyat paralamak mıdır? Elbette hayır! Bu sözlerin doğruluğunun sağlamasını yapmak için kısa bir tur yapmak yeterli olacaktır.
Ailelere, topluma baktığımızda, etrafımızdaki insan ilişkilerini incelediğimizde ne görüyoruz? İnsanımız neden mutsuzdur? Ailelerimiz neden huzursuzdur? Anne-baba ve çocuklar arasında neden arzu edilen bir sevgi ve bağlılık yoktur? Bir batında yatmış, bir kucakta büyümüş kardeşler neden anlaşamazlar?
Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu akrabalık bağlarını gözetiyor muyuz? Bugünün insanı için amca, hala, dayı, teyze yahut amcaoğlu, teyze kızı ne ifade ediyor? Bir komşuluk hukukundan söz edilebilir mi? Komşular birbirlerinin hal hatırlarını, varsa ihtiyaçlarını sorarlar mı? Benim çocukluğumda bugün belki birçoğu merhum, Kaptan amca, Asiye hanım teyze, Ayakkabıcı Yusuf amca, iğneci Müzeyyen teyze, Enver bakkal, Berber Murat, kolsuz Cemil amca, Talip… vardı. Bunlar hala bütün sıcaklığıyla zihnimde yaşarlar. Yeni neslin çocuklarının hatırlayacağı böyle komşular var mı?
Neden samimi dostluklar kardeşlikler yok? Neden herkes yalınız? Neden insanlar kendi iç dünyalarına hapsolmuşlar? Neden sevgi yok? İnsanlar birbirlerini neden sevemiyorlar? Neden kafalarımızda birbirimize karşı soru işaretleri var? Neden ortaklıklar uzun süreli olmaz? En yakın arkadaşlar, en canciğer kardeşler bile ortaklıktan kısa bir müddet sonra neden ayrılır, birbirlerine düşman olurlar?
Bu kadar Kur’an kursu, medrese, dinî tedris yapılan kurum, bu kadar tekke, dergâh varken neden yeni yetişen nesillerde samimiyet, aşk, heyecan, vazife duygusu, hizmet arzusu yok? Topluma istikamet verecek, ışık tutacak, yol gösterecek, özü sözü bir, hali ve yaşantısıyla örnek olacak hocalar neden yetişmiyor?
Çarşı pazarımıza neden İslam ahlakı hâkim değil? Hayır kurumlarımız, eğitim müesseselerimiz, cemaatlerimiz neden dökülüyor? Neden toplumda emniyet ve güven yok; insanlar kendilerini çelik kapıların arkasına hapsetmişler? Eskiden on iki, on beş farklı yerinden kilitlenen çelik kapılar yoktu. Ama bu kadar güvensizlik, bu kadar korku da yoktu.
İnsanlarda istikbal endişesi var. Yarınlarından emin değiller, yarınlarından korku içerisindeler. Derin bir umutsuzluk var. Dünyanın küçük bir köy gibi birbirine yakınlaşması, mesafelerin kısalması, her tarafa en kısa zamanda yetişebilir olmak, tıbbın gelişmesi, teknolojinin, insan hayatını kolaylaştıran makinelerin hayatın bir parçasını oluşturması insanı eskisine göre neden daha fazla mutlu etmiyor, eskisine göre daha fazla güvende hissetmesine sebep olmuyor?
Bu soruların hepsinin üzerinde ciddiyetle durmak ve bu soruların/sorunların sahici cevaplarını vermek, hal çarelerini bulmak gerekiyor. Ama isterseniz elimizdeki merceği biraz daha yakınlaştıralım ve problemlerimize daha yakından bakalım.
Önce küçük toplum, toplumun özü sayılan aile kurumuna bakalım. Aile içerisinde anne-baba ve evlat ilişkileri yahut karı-koca ilişkileri sağlıklı bir şekilde yürümekte midir? Kısa süreliğine de olsa, radyo veya televizyon haberlerine kulak kabartmak yahut günlük mevkutelere bir göz atmak ya da psikiyatri hekimlerinin kapılarını aşındıran hastaların şikâyetlerinin ne olduğuna bakmak bu ilişkilerin maalesef sağlıklı yürümediğini gösterecektir.
En güçlü olması gereken aile bağları zayıflamıştır. Aile fertlerini birbirlerine bağlayan sevgi-acıma duyguları zayıflamıştır. Bugüne kadar duymaya alışık olmadığımız şekilde, aile faciası, aile içi şiddet, aile cinneti haberleri neredeyse her gün haber bültenlerine düşmektedir. Ailelerde huzursuzluk, mutsuzluk, eşler arasında geçimsizlik, ebeveyn ve çocukların ilişkilerinde ciddi sıkıntılar vardır.
Bu, sadece İslam ile bağlantısı zayıf aile gruplarında görülen bir problem değildir. Bu tür şikâyet ve yakınmalar dindar ailelerde, hatta bir cemaate mensup veya tasavvuf terbiyesiyle yetişmiş olanlarında bile sıklıkla görülmektedir.
Bu ailelerde bile genel bir bıkkınlık, bezginlik ve karamsarlık havası hâkimdir. Bu ailelerde bile huzursuzluk, tatminsizlik ve mutsuzluk vardır. Anne-baba ve çocuklar arasında bir sevgi dili tesis edilememiştir. Özellikle babalar ile oğullar arasındaki ilişki, herhalde tarihin en eski, en problemli ilişkilerinden birini teşkil eder.
Geçenlerde Hakan Hocam Darulhikme’nin internet sitesinde “Babalar ve Oğullar” başlıklı bir yazı yazdı. Baba-oğul ilişkisinin olumlandığı bir yazıydı, bu. Ama bu başlık çoğu zaman sıkıntılı ve kırılgan bir ilişkiyi anlatır.
Babalar ve Oğullar. Bir babanın ağzı neden hep acıdır? Bir baba neden hep hoşnutsuz durur? Neden hiç evladından memnun olmaz? Bütün evlatlar kötü müdür? Kötülük, evlat olmanın kaderinde mi vardır? Peki, bir baba, baba olmadan önce evlat değil midir? Daha öncesinde kendisi bir evlat olarak nasıldır? Sonra çocuk, Arapların dediği gibi “babasının sırrı” değil midir? Montaigne’in ifadesiyle, o bir damla akıt (meni) fizikî özelliklerin dışında, ahlakî özellikleri, her türlü mevhibe ve kabiliyetleri de taşımaz mı? Bu manada çocuk babasının bir sûreti değil midir?
Sonra baba, şikâyet ettiği evladına karşı vazifelerini yerine getirmiş midir? Salih bir çocuğun mayalanacağı salih bir rahim seçmiş midir? Çocuk olduktan sonra en küçük yaşlarından itibaren ihmal etmeden onun terbiyesiyle yeterince ilgilenmiş midir?
Baba, evladını yermek zorunda mıdır? Bir yanlış yaptığında evladını yermekten çekinmeyen baba, bir doğru yaptığında, iyi bir iş yaptığında evladını takdir etmeli değil midir?
Evladının da bir varlığı olduğunu, dolayısıyla onun da bir dünyası, arzuları, ümitleri, endişe ve korkuları olduğunun farkında mıdır? Evladının babası olduğunu, onun maliki ve sahibi olmadığını bilmekte midir?
Ya oğul? Babasının da bir insan olduğunun, onun da gayet tabii olarak yanlışlar yapabileceğinin farkında mıdır? Baba olmanın nasıl bir duygu olduğunu bilir mi? Evlenmeden, baba olmadan nasıl bilecek? Büyüyüp beli doğrulana kadar neredeyse yirmi dört saatini kendisine veren babasının karşısına bir gün bir rakip gibi dikildiğinde, babasının nasıl iç kırılmalar yaşayabileceğini hesap edebilir mi? Evlenip çoluk çocuk sahibi olduktan sonra, artık anne-babanın kendilerine ait bir hayatları olmadığını, kendi hayatları ve hürriyetlerinden çocukları lehine vazgeçtiklerini, bir evladın her dem hatırda tutması gerekmez mi? Evlatların hiçbir zaman, anne-babaların evlatlarına baktıkları gözle, anne-babalarına bakamayacağını bilmesi gerekmez mi?
Babasının da bir evlat olduğunu, babasından beklediği ilgi ve müsamahayı, babasının kendi babasından görüp görmemiş olduğunu düşünmüş müdür? Öyle ya, bir insan sahip olduğu, kendisinde var olan bir şeyi verebilir. Eğer babası, demir bir el tarafından büyütülmüş ve kendi babasının ağzından bir defa bile “Oğlum! Yavrum!” sözcüklerini duymamış ise, o da babasını mazur görmeye çalışamaz mı?
Babasının kendisine gelmesini bekleyene kadar, kendisi babasına gitmeyi deneyemez mi?
Peki, bir batında yatmış, bir kucakta büyüyen kardeşlerin (karındaşların) büyüyüp evlendikten sonra, kendilerine nispetle “elkızı” sayılan hanımları sebebiyle birbirleriyle kavga etmelerine, otuz sene, kırk sene dargın durmalarına ne demeli? Tanıdığım bir abi-kardeş var. İkisi de İmam Hatip mezunu. Bugün hayatta olan bir tek babalarını İstanbul’da bırakmışlar, biri doğuda bir ülkede, biri batıda bir ülkeye yerleşmiş yaşıyorlar ve birbirleriyle konuşmuyorlar.
Sonra ailenin dışına çıkalım. Toplumu oluşturan farklı meslek gruplarına bir göz atalım.
“Bizi aldatan bizden değildir” diyen bir Peygamber’in ümmeti olan Müslüman tüccar ne durumdadır? Müslüman esnaf, “Allah’tan korunun, rızkınızı güzelce arayın”, “Alırken de satarken de müsamahakâr olan kula Allah rahmet etsin” hadislerinin neresindedir? Yoksa bugün ticarî maharet, alırken malın değerini düşürüp en ucuza almak, satarken ettiğinden fazla gösterip en yüksek fiyata –tabirimi mazur görün- “yamamak!” mıdır?
Ticarî saha, din ve ahlak kurallarının uygulanmayacağı bir bağımsız saha, muafiyeti olan bir serbest bölge midir? Evde, camide Müslüman, işyerinde kapitalist olunabilir mi? “Ticarî ahlakı kötü, ama kendisi iyi bir adam” olmak mümkün mü?
“Piyasa şartları” iman ilkeleri midir? “Ne yapalım, piyasa şartları böyle” sözü hangi ucuzculuğun, hangi sorumluluğu yerine getirmemenin bir bahanesi olarak söylenmektedir? Piyasayı bahane edip işçisinin sigortasını yatırmayan, hakkını vermeyen, ama falanca cemaate yüklü yardımlar yapmaktan da geri durmayan hacı ağabey, Allah’ı mı, Şeytan’ı mı memnun etmektedir?
Kendilerinden yardım etmeleri istenince, “önemli olan balık vermek değil, balık tutmayı öğretmek” diyen işadamlarımız, kaç ihtiyaç sahibine balık tutmayı öğretmişlerdir? Bu öğrenim süresi boyunca, bu ihtiyaç sahiplerinin günlük, acil ihtiyaçlarını kim karşılamıştır?
Borç ödemek için siftah yapmış olmak şart mıdır? Hz. Peygamber’imizin (s.a.v.) “İmkân sahibinin borcunu geciktirmesi zulümdür” sözü varken, sebepsiz yere borcu geciktirmek, ayağına gelen alacaklıyı üç veya dört defa geri çevirmek Müslüman ahlakına sığar mı? Müslüman tüccarın sözü de özü gibi doğru olmak zorunda değil midir? Sözü senet olan kaç tüccarımız vardır?
Ticarî sahada “İslamî fetih”lerin gerçekleşmesi, Müslüman zenginlerimizin olması toplumda bir rahmet rüzgârının esmesine vesile olmuş mudur?
Faizli bankalarla, içinde herhangi bir rahatsızlık olmaksızın muamele eden, o kurumların hatta bayan yöneticileriyle “tatlı muhabbetler” yapan Müslüman tüccar, zengin Allah’a ve içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluklarını yerine getirmekte midir?
Paranın bir değer olduğunu vehmeden, işveren olduğu için kendisini çalıştırdığı işçiden daha üstün zanneden, hatta çalıştırdığı işçinin ekmeğini kendisinin verdiğini düşünen bir kafa nasıl bir kafadır? “Ekmeğini ben veriyorum” ifadesi ne çirkin bir ifadedir!
Reklamın iyisi kötüsü olmaz mı? Reklamın başarılı olmasından başka hiçbir ölçü aranmaz mı? Yaşanılan hayatın yozlaşmasında reklamların büyük payı varken, bu reklamları yaptıran Müslüman firmalar bundan dolayı sorumlu olmayacaklar mı? Bu reklamların katkısıyla edinilen kazanç, helal ve hoş bir kazanç mıdır? Başarılı bir pazarlamacı ne yapıp edip müşteriyi ikna eden ve malı en yüksek fiyata satma becerisi gösteren midir?
Kadınsız ticaret olmaz mı? Ticaretin her alanında neden kadın olmak zorundadır? Sakıncaları ortadayken, yaşanmış kötü tecrübeler varken kadın sekreter çalıştırmak doğru mudur? Bazı müftülerimizin, ilahiyat hocalarımızın kapılarında bile neden bayan sekreter vardır?
Doktorlar. Modern hayatın en itibarlı mesleklerinden biri sayılan doktorların –çünkü modern insan için hazlara erişebilme, dolayısıyla beden sağlığı çok önemlidir. Birilerinin dilindeki “Allah sağlık, para, aşk versin” vecizesi bunun en güzel ifadesidir- etik açıdan durumları nasıldır? Bu sorunun cevabının pek olumlu olmadığı bilinmektedir.
Bu, belki samimiyet ve Allah rızası için yapılsa, aynı din öğreticiliği, hocalık gibi, meslekler arasında, Allah’ın hoşnutluğunu ve ebedî saadeti kazandırmaya en yakın sayılacak meslek grubu içerisinde gözünü para hırsı bürümüş, hastasına müşteri gözüyle bakan ve insanın masûn ve muhterem olan bedeni üzerinde, tıbbî açıdan gerekli olmasa bile, basit bir dünyalık kazanç için her şeyi yapabilecek kadar gözü dönmüş olanları yok mudur? Gerekmeyen tıbbî tahlillerin istendiği, iki tahlil ile bir neticeye varmanın mümkün olduğu yerde daha fazla tahlil istendiği, hatta üzülerek söylenmesi gerekirse, hiç ameliyat gerekmediği, ameliyatın belki anlık çözüm gibi göründüğü, ama ileride hasta için ciddi sıkıntılara sebep olabileceği bilinen durumlarda bile ameliyata karar verildiği duyulmamış bir şey midir? İşte daha önce pek bilinmeyen, son dönemlerde moda olmuş sezaryen ameliyatları, olur olmaz her şey için istenen MR tahlilleri bu hususta gözler önünde iki örnektir.
Zaman zaman televizyon ekranlarına taşınan, çalıştığı hastaneyi ve devleti maddî açıdan ciddi zarara uğratan doktor kareleri… Cumhuriyetin laik ve seküler ahlakının terbiye edemediği, gönüllerine seksen senede erdem ve fazilet duyguları yerleştiremediği gözde meslek gruplarından biri doktorlar.
Burada, kendilerini Müslüman olarak ifade eden doktorların, kurucuları Müslüman olan hastanelerin daha iyi bir durumda olduklarını söylemek isterdim. Ama bu acımasız kapitalist şartlarda onların da rahmet elçileri olduğunu söylemek zordur.
Yeni mezun olmuş tıp fakültesi talebelerinin kendilerinden önce mezun olmuş ağabeylerini örnek alarak, bir an önce iyi sayılabilecek bir sitede iyi bir daire, iyi bir araba alabilmek, iyi bir evlilik yapabilmek, yazın iyi bir yere tatile kaçabilmek için yoğun ve yorgun düşürücü bir çalışma temposu içerisine girdikleri izlenmektedir.
Bir de bu meslek grubuna mensup insanların ciddi bir üslup sorunu vardır. Hastalarının yaşlı, anne veya babaları yaşında olması bile bazı doktor beylerin, doktor hanımların onlara hürmet etmesi için yeterli bir sebep gibi görünmemektedir. “Buyur amca! Buyur baba! Buyur teyze! hitaplarındaki, meşruiyet gerekçesini nereden aldığı bilinmeyen bu buyurgan ve mübalatsız tonlama dışında, babası yaşındaki amcanın karşısında ayak ayak üstüne aşırma yahut sorduğu soruya biraz uzatarak cevap vermeye yeltenen yaşlı teyzeyi bir iyi fırçalama doktorlar dünyasında görülmemiş şeyler değildir.
Ya diğer meslekler. Avukatlık, muhasebecilik ve diğerleri? Bu mesleklerin mensuplarının da biraz önce anlatılanlardan farklı bir görüntü çizmedikleri üzülerek söylenmelidir. Özellikle bu üç meslekte ciddi bir samimiyet ve güven problemi vardır.
Kanaatimce, bu meslek gruplarına ait barolar kendi üyelerine her şeyin para, kaliteli yaşam olmadığını anlatacak, onlara en basit insanî ve imanî değerleri hatırlatacak hoca efendiler çağırmalı, hoca efendiler bu insanlara Allah’ı, ahireti, hesap gününün varlığını hatırlatmalı ve hakkı ve merhameti tavsiye etmelidir.
Peki, diğer kurumlar? Siyaset kurumunu konuşmaya gerek var mıdır? Bütün meslek grupları içerisinde ahlak ile bir araya getirilmesi, bir arada düşünülmesi en zor meslek herhalde siyasetçilik olacaktır. Bütün dünyada, genel siyasetçi profiline bakıldığında, siyasetçi olabilmek için herhalde hayâsız bir yüz ve yalan söylerken sürçmeyen bir dil lazım olacaktır. Siyasetçi için cennet, cehennem var mıdır? Ahiret veya hesap endişesi söz konusu mudur? Örneklere bakılırsa böyle olduğunu söylemek hayli zor olacaktır.
Bizim kültürümüzde vazifeye talip olmak yoktur. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kendilerini yönetici olarak tayin etmelerini isteyen iki kişiye: “Biz bu işi –yöneticiliği- isteyene ve bu hususta hırslı olana vermeyiz”, yine, kendisinden vazife isteyen Abdurrahman b. Semure’ye: “Ey Abdurrahman! Yöneticiliği isteme! Eğer sen isteyerek bir vazife alırsan onunla baş başa kalırsın (ilahî yardım göremezsin). Ama sen istemeden sana vazife verilirse, işte o zaman ilahî yardım yetişir”, “Siz yönetici olmak için hırs gösteriyorsunuz. O kıyamet günü pişmanlık olacaktır” sözleri ortada dururken, hayâsızca yüzümüze sırıtıp, “ben size hizmete talibim” diyen siyasetçi tipi İslam şahsiyetinin, Müslüman ahlakının neresindedir?
Çok yakın bir zamanda, yeniden aday gösterildiğini öğrenince kameraların önünde davul zurna eşliğinde halay çeken, başbakana telefon açıp teşekkür eden, hem de akademik kariyer sahibi bir siyasetçi görüntüsü hala hafızalarda tazeliğini korumaktadır.
Hâlbuki yöneticilik, Allah nezdinde büyük bir sorumluluk, ateşten bir gömlek değil midir? Bizim tarihimiz, kendilerine teklif edilen dinî ve dünyevî makamları reddeden birçok âlim ve salihle doludur. İşte, mezhep imamımız Ebu Hanife. Ebu Cafer el-Mansur’un kendisine yaptığı baş kadılık teklifini kabul etmemiş, bu yüzden hapse atılıp kırbaçlanmıştır. Ve rivayetlere göre ruhunu da hapiste teslim etmiştir.
Burada özellikle şu hususun altını çizmek isterim. Ben, uzaktan gördüğüm kadarıyla genel tespitler yapıyor, fotoğraflar çekiyorum. Dolayısıyla bu kurumlar, bu meslek zümreleri içerisinde bulunup, doğruluktan ayrılmayan, hakka, hakkaniyete riayet eden kimseler bu değerlendirmelerin muhatabı değildir.
Peki, kasasına emanet edilen malı mîrî malı sayan belediyelerimiz? Dört yıllık belediye başkanlığı döneminde sadece sîreti değil sûreti de değişen, çevresi bir bütün olarak değişen bu bizim mahallemizin çocuklarına ne demeli? Ne gibi bir makamı işgal ediyor oldukları, ne gibi bir sorumluluk yüklenmiş olduklarını biliyorlar mı? Daha açık bir ifadeyle nasıl bir ateşi avuçladıklarının farkındalar mı?
Sıkıntılarını izah için gelen vatandaşlara samimi, sıcak ilgi gösterilmeyen, işe personel alımında ehliyete, hakkaniyete riayet edilmeyen, ihalelerin “bizden” tanıdıklara verildiği, yan, paravan şirketlerle bir sürü işlerin döndürüldüğü, bu kadar yoksulluk, belediyenin sorumluluk alanında mağdur kimseler, aileler varken, milyarlarca liranın kadın-erkek şarkıcılara döküldüğü, reklam giderlerine harcandığı, ramazan gecelerinin dinî ihtifallere değil, yeme, içme, eğlenme partilerine dönüştürüldüğü bugünkü belediye yapısı Müslümanların yüzünü ağartacak bir yapı mıdır?
Peki, rüşvetin, iltimasın, adam kayırmanın, torpilin, irtikâbın her türlüsünün işlendiği, gümrükler, tapu müdürlükleri, bilumum devlet kurumları. Buralarda gayr-i meşru ilişkilerden, kazanç yollarından nemalanan, beslenen insanların evlerine taşıdıkları, hanımlarına, çocuklarına yedirdikleri haram lokma, bu haram lokma ile beslenip büyüyen çocukların cemiyet hayatına yansıması nasıl olmaktadır.
Peki, münevverlerimiz, entelektüellerimiz ne durumda? Müslüman entelektüeller arasında namazı terk eden var mı? Namazı terk eden, Rabbine karşı en temel kulluk vazifesini yerine getirmeyen, “namaz nurdur” düsturuna riayet etmeyerek namaz ile nurlanmayan, namazın nurundan iktibas etmeyen biri nasıl münevver olabilir?
Ya akademisyenlerimiz? Akademik bir çalışmaya yahut akademik bir kongrede, sempozyumda söze Allah’a hamd ve Rasulüne salât-u selam ile başlamayı tarafsız akademik anlayışa uygun görmeyen, Müslüman bir araştırmacıdan fotoğraf makinesi objektifliği, mikrofon yalıtkanlığı bekleyen akademik duruş, akademik zihniyete ne demeli? Tanrı sorunsalından (!) bahseden, mezelle-i akdâm olan meselelerde fütursuzca söz eden, insanların din-iman olarak bildikleri zarurat-ı diniyyeyi bile bir akademik muhabbet konusu yapmaktan çekinmeyen, genel üslubuna mübalatsızlık ve hassasiyet gözetmezliğin hâkim olduğu akademik zümreye ne demeli?
Keçi sakalıyla ekranlara çıkan Prof. Dr. hadis hocası yahut askılı pantolonlu, keçi sakallı Prof. Dr. Fıkıh hocası Hz. Peygamber’in Sünnetinin, selef-i salihînin yaşantısının neresindedir?
Ya hocalarımız, din adamlarımız? Çoktan beri örneklik ve yol göstericilik vasfını kaybetmiş din adamları zümremizin en temel problemi samimiyettir. Tembellik, himmetsizlik, aşksızlık ve ehl-i dünyaya meyil diğer problemlerdir.
Neden bir müessese içerisinde beraber çalışanlar anlaşamazlar? Neden derneklerde, vakıflarda, hizmet kurumlarında çalışanlar arzu edilen bir kardeşlik sergileyemezler? Bir cemaat, siyasî bir hareket neden çocuklarını yer? Neden cemaatlerde, siyaset kurumunda vefa duygusu, kadir kıymet bilmek yoktur?
Çünkü, ortada koca koca nefisler vardır, benmerkezcilik, benim istediğim olsunculuk vardır. Hazm-ı nefs yoktur. Alttan alma, haklı bile olsa münakaşadan geri çekilme, îsâr duygusu yoktur. Kadir kıymet bilmek, ahde vefa yoktur.
Şimdi de ilişkilerimize bir bakalım.
Arkadaşlık-dostluk hukukumuz nasıl? Gerçekten dostlarımız var mı? Tanıdıklarımız çoktur, ama dostlarımız var mı? Evli değillerse evlerine fütursuzca girdiğimiz, dolaplarını açarak yemek yediğimiz, ihtiyacımız olduğunda elbiselerini kendilerine sormadan giyindiğimiz dostlarımız var mı? Gazalî, dostluk kitabında, bir dostunu çağırdığında “nereye?” diye sorarsa onunla arkadaşlık yapma, para istediğin zaman “ne kadar?” diye sorarsa onunla da arkadaşlık yapma, der. Çiçero “Dostluk” kitabında, eskilerin, dostun su ve hava kadar zorunlu olduğunu söylediklerini nakleder.
Böyle dostlarımız var mı? Sıkılıp, daralıp, bunaldığımızda kendilerine koştuğumuz, kendilerine sığındığımız, kendimizi kucaklarına attığımız dostlarımız var mı? Kendilerine sığınıp engin ırmağında yıkanıp arındığımız, huzur bulduğumuz, gam ve tasalarımızdan kurtulduğumuz dostlarımız var mı? Emr-i İlahî mukadder olduğunda, hanımımızı, çocuklarımızı, geride bıraktıklarımızı, gönlümüzde hiçbir endişe olmadan kendisine teslim edeceğimiz ve böylece gözümüz arkada kalmadan rahatça terk-i diyar edeceğimiz dostlarımız var mı? Yoksa dostluk Kaf dağının arkasına saklanmış bir masal mı?
Dostlukların kıyamet günü düşmanlığa dönüşeceğini unuttuk mu? Arkadaşlık, arkadaşımız yanlış yaptığında onu doğrultmak, düştüğünde düştüğü yerden onu kaldırmak değil midir? Müminler kardeş değil midir? Bir kardeşin diğer kardeşini korumak, kollamak, yardımcı olmak vazifesi değil midir?
Ya eşler? Birbirlerine karşı nasıllar? Hala ilk günkü heyecanları var mı? Hala birbirlerine sevgi dolu nazarlarla bakıyorlar mı? On beş yıl aradan sonra bile, hayatın bütün acımasızlığına, yoruculuğuna rağmen, birbirlerinin kulaklarına samimi, sıcak sözler fısıldıyorlar mı? Sözgelimi, birbirlerine çokça yakın oldukları bir gece, -Allah göstermesin!- aralarından birini ölüm seçecek olsa diğerinin bir daha evlenmeyeceğine dair sözler söylediği belki yanlış ama güzel, saf, temiz sevgiler var mı?
Akşamleyin eve gelen koca, evde akşama kadar ev işleriyle uğraşan, küçük afacanlarla boğuşmaktan bitap düşmüş hanımının hal ve hatırını sorar mı? Hanımına; kendisine, çocuklarına elinden geldiği kadar baktığı için can-i gönülden teşekkür eder, zaman zaman onun gönlünü hoş edecek sözler ve hediyelerle onu ferahlatır mı?
Peki, ya hanım? Akşama kadar dış dünyada, belki bir başkasının yanında, hizmetinde çalışan kocasını akşam geldiğinde güler yüzle karşılar, hoş safa ile içeri alır mı? En azından yorgunluk ve sıkıntısının olmadığı günlerde, her gün kendisini sokağa bırakmış onlarca farklı kadının arasından çıkıp gelen kocası için giyinir, temizlenir, süslenir mi? Kocasını ihmal etmenin, hem kocasını, hem kendi evlilik hayatını tehlikeye atmak olduğunu bilir mi? Sokağın, kendilerini erkeklere cömertçe ikram eden yüzlerce kadınla dolu olduğunun farkında mıdır? Evine, eşine, yuvasına bağlı bir kocası olan kadın, buna hamd ederek, bazı sıkıntıları da görmezlikten gelemez mi?
Yaşı otuza gelmiş, hatta geçmiş olduğu halde evlenememek bir tarafa, boşanmalar, evlenip iki ay sonra, on ay sonra ayrılmalar? Ne oldu bize? Bir çocuğuyla, iki çocuğuyla hayat yolunda tek başına kalan bu annelerin sıkıntısını, yaşı geldiği halde evlenemeyip evlerinde bekleyen genç kızların sıkıntısını kim giderecek? Sahi, büyük büyük Müslüman kurumlar bu sıkıntının, bu kanayan, derin, toplumsal yaranın farkındalar mı?
Peki, komşuluklar. Bugün artık “komşuluk” diye bir kavram var mı? Metropolde, modern bir yaşama alanında, bloklarda, parmak izi şifresi girişli, çelik kapılı lüks dairelerde yahut çelik çitle örülü yüksek duvarların arkasına gizlenmiş triplex villalarda komşuluk diye bir şey var mı? Hz. Peygamber’in “Cebrail bana o kadar çok komşudan bahsetti ki, komşuyu komşuya mirasçı yapacak sandım” mealindeki sözünde bahsettiği komşuluk var mı? Komşusunun sabah namazı için ışığı yanmıyorsa bundan muzdarip olmayan yürekte komşuluk olur mu?
Hani şecaat duygularımız, hamiyet-i diniyyemiz, gayret-i imaniyemiz?
Kendilerini yaşadıkları toplumu terk edip bir mağaraya sığınacak kadar ulvi bir davaya vermiş, Kur’an’ın zikirlerini ölümsüzleştirdiği “Kehf ashabı” gibi gençlerimiz, genç civanlarımız var mı?
Savaş neticesinde hissesine düşen ganimet payını eline alarak Hz. Peygamber’in yanına gelen ve elindekileri göstererek: “Ben bunun için iman etmedim. –Sonra böğrünü göstererek- işte ben burayı delip parçalayacak bir ok için iman ettim” diyecek bedevîlerimiz var mı?
“Ya Rasûlallah! Ben öldürülürsem nerede olurum?” sorusuna, Hz. Peygamber’in dilinden “Cennette” müjdesini alınca, elindeki birkaç hurmayı yere atarak: “Buna zaman yok” diyen ve yalınkılıç düşman safları arasına dalan gözü pek yiğitlerimiz var mı?
Ateşe atılırken, Cebrail’in (a.s.): “Benden istediğin bir şey var mı?” sorusuna, “Allah bana yeter, O ne güzel vekildir” diyerek cevap veren İbrahimlerimiz, kendisini çağıran güzellik ve soy-sop sahibi kadına: “Allah’a sığınırım” diyerek karşılık veren Yusuflarımız var mı?
İslam ordusunun ihtiyaçlarını karşılamak için yardım istenince, bütün malını getirip Hz. Peygamber’in (s.a.v.) önüne koyan, Hz. Peygamber’in: “Ailene ne bıraktın?” sorusuna: “Allah ve Rasulünü bıraktım” cevabını veren iman ve fedakarlık örneği Ebubekirler, sağına oturduğunda Hz. Peygamber yüzünü sol tarafına çevirince: “Sen bana yüzünü çevirdikten sonra benim hayatımın ne kıymeti var?!” diyen gerçek iman eri Ömerler var mı?
SONUÇ YERİNE
Hiç, herhangi bir asliye ceza mahkemesinin kapısında durup, duruşma listesinde isimleri yazılı olan zanlıların isimlerinin karşısında yazılı olan suçlarına bir göz attınız mı? Bu listelere bir göz atmak, toplum olarak nasıl bir travma yaşadığımız, nasıl bir cinnet hali içerisinde olduğumuzu görmeye yetecektir. Suçlu veya suçsuz yüz bin kişinin üzerinde insanın hapishaneleri doldurduğu bir ülkede yaşıyoruz.
Sadece bir günlük haberlere göz atmak, bütün kurumlarıyla birlikte toplum ve devletin nasıl bir ahlakî yozlaşma, çöküş içerisinde olduğunu görmek için yetecektir.
Peki, problem nedir, sıkıntı nereden kaynaklanmaktadır? Bize ne oldu? Bu gidiş nereye? Neyi kaybettik? Nerede hata yaptık?
Biraz önce birlikte yaptığımız kısa turdan sonra, bütün bu insan ilişkileri incelendiğinde, toplumu oluşturan insan grupları değerlendirildiğinde problemin iktisadî mi, itikadî-ahlakî mi olduğuna karar vermek kolay olacaktır.
Problem, Allah korkusunun, ahiret endişesinin ve kanaat duygusunun vicdanlardan yok olmasıdır. Sıkıntı da buradan kaynaklanmaktadır. Allah’a iman, kadere rıza, sabır, tevekkül gibi imanî değerlerimiz, engin gönüllülük, bağışlama, hoş görme, nefsi için intikam almama, kanaat, kardeşini kendi nefsine tercih etme gibi ahlakî hasletlerimizi yitirmişizdir. İşte hayatımızı çekilmez kılan, samimi dostlukların, kardeşliklerin, komşulukların tesis edilememesine sebep olan budur.
Son söz şairin:
Kalabalık toplanıyor büyük meydanlara
------------------------ Aşka veda
İnsanlar geçiyor yollardan
------------------------ İnanca veda
Şehir kapanıyor içine
------------------------ Toprağa veda
Dolaşıyor bir heykelin taştan eli üstlerinde insanların
Kuşlar göç ediyorlar bulutlar göç ediyorlar
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
------------------------ İnsana veda
… … …
Bizim ellerimiz vardı şimdi onlar nerede
Kadife gibi okşardık çocuk yüzlerini şimdi onlar nerede
Şehirde evler olurdu sıcak odaları olurdu evlerin
Sığınacak yatakları olurdu bu bizim yatağımız derdik
Bayram günleri donanırdık su gibi yumuşardı
yüreklerimiz
Camilere dolardık tüm olmaya ererdik
Biz vardık şimdi o biz nerede.
M. Fatih Kaya
|