Ajans 5 olarak fıkıhçı Ebubekir Sifil ile gerçekleştirdiğimiz röportajda Sifil çarpıcı açıklamalarda bulundu. Saltanat ve Demokrasiyi anlatan Sifil, zihniyet olarak büyük bir değişimin var olduğunu ifade etti.
Saltanat'ın babadan oğula geçen bir sistem olduğunu söyleyen Sifil, 'Saltanat babadan oğula geçen bir sistemdir. Bizatihi kötü bir sistem midir bilakis kötü bir sistem değildir. Saltanatı devralan kişi kötü ise saltanat kötü olur. İyi ise iyidir. Aynı şey demokraside de geçerlidir.' ifadelerini kullandı.
İşte Fıkıhçı Ebubekir Sifil ile Genel Yayın Yönetmenimiz Selim Akduman’ın gerçekleştirdiği çok özel röportaj:
Selim Akduman: Hocam öncelikle İslam dünyasının en büyük problemlerinden birisinin Kültür emperyalizmi olduğunu ifade ediyorsunuz. Nedir bu Kültür Emperyalizmi ve İslam dünyası nasıl etkileniyor bundan?
Ebubekir Sifil: Kültür Emperyalizmi dediğimiz şey batılıların genelde doğu dünyası özelde İslam dünyası üzerinde hâkimiyet tesis etme metodlarından birisidir. Bu modern zamanlarda kendisini gösteren bir hadise. Daha öncesinde biliyorsunuz uzun yıllar süren haçlı seferleri oldu. Haçlı seferleri sonucunda İslam dünyasından umduğunu bulamayan batı dünyası teknolojik gelişmeler ve iletişim araçlarının gelişmesiyle birlikte İslam dünyasına karşı yeni bir hamle başlattı. Bu da kültür emperyalizmi!
Selim Akduman: Nasıl bir hamle bu?
Ebubekir Sifil:Günlük hayatımızı yaşarken, karşılaştığımız her olayda kültür emperyalizmi karşımıza çıkıyor. Günlük hayatı yaşarken, yemek yeme tarzımız, giyinme biçimimiz, damak zevkimiz, yemek mutfak kültürümüz, bütün bunlar bize ait olmayan kültürel vasatlarla oluyor şu anda. Dolayısı ile Müslümanlar birbirleriyle ilişki kurarken, hayatı yaşarken, toplumda, ailede, okulda, toplumu ve toplumsal kurumları oluştururken, hep batılı değer yargılarının, kuralların, kuramların etkisi altında yapıyorlar. Onlar hâkim hayatımıza. Dolayısı ile bir bütün olarak baktığımızda biz bize ait olmayan bir hayatı yaşıyoruz. Tüketim alışkanlıklarımız böyle, dediğim gibi giyinme tarzımız, saçımızı kesme biçimimiz, bu bütün olarak dünyayı kuşatmış ve son gelinen noktada adına küreselleşme denen vaka ile birlikte adeta kendisine karşı konulamaz bir güç olarak lanse ediliyor.
Bu tabi bizim sadece günlük hayatı yaşarken kullandığımız araç gereçlerle karşımıza çıkmıyor aynı zamanda kendi mensubiyetlerimizle ilişkilerimizi de belirliyor. Yani tarihe baktığımızda biz kendi tarihimize geçmişte bizden 150-200 sene önce yaşamış bir insanın baktığı gibi bakmıyorsak bu da bir kültürel emperyalizmdir. Birörnek vereyim size. Müslümanlar hiçbir zaman son 150 yılda yaptıkları kadar İslam tarihini aşağılamadılar. Tarihe, kurumlara, bilimlere, metodolojilere bu kadar küçümseyici gözle bakmadılar. Mesela İslam tarihi siyasi anlamda bir saltanat tarihidir. Fakat Müslümanlar saltanata hiç bugün olduğu gibi lanetli bir kavram olarak bakmadılar. Böyle bir lanet yüklemediler. Şimdi şuanda demokrasi ile saltanat arasında bir karşılaştırma yapın desek bir insana hiç şüphe yok ki tereddüt etmeden demokrasi diyecek.
Selim Akduman: Hocam bu saltanat kavramını biraz açabilir miyiz?
Ebubekir Sifil: Şimdi hemen söyleyeceğim. Bu önemli bir kırılma noktası bizim için. Bunu söylerken zihniyet olarak nasıl bir dönüşüm yaşamışız bunu ele vermesi bakımından söylüyorum. Böyle anlaşılmasını istiyorum.
Saltanat babadan oğula geçen bir siyasi yönetim biçimidir. Bizatihi kötü bir sistem midir bilakis kötü bir sistem değildir. Saltanatı devralan kişi kötü ise saltanat kötü olur. İyi ise iyi olur.
Selim Akduman: Bu demokraside de böyledir zaten…
Ebubekir Sifil: Tabiî ki her yönetim için böyledir. Şimdi biz Hulefai Raşidin yönetimini bizim için referans noktası olduğundan, demokratik yönetilmiş bir dönem olarak, demokratik yöntemlere benzer, yani en azından aykırılık gözetmeyen bir dönem olarak görüyoruz. Ama böyle değil; Hulefa-i Raşidin’in geliş dönemine bakın… Demokrasiden asla söz edilemez. Saltanat'a daha yakındır hatta bazılarına göre saltanattır.
Örneğin Hz. Ebubekir'in seçilmesine bakın. Ümmetin ileri gelenleri bir araya geliyor ve Halifeyi seçiyor. Ümmetin büyük bir çoğunluğunun bundan haberi bile yok. 3 kişi oturmuş ve bu 3 kişiden birisi Ümmete halife olmuş.
Ama bunlar ehlü’l-hall ve’l-akd dediğimiz, yani ümmet adına iş görebilme yetkisine sahip, ümmetin ileri gelenleriydi. Bunun için onların beyat ettiği kişi halife oluyordu. Hz. Ebubekir kendisinden sonra Hz. Ömer'i tayin etmiştir. Tavsiye etmiştir. “Benden sonra ona beyat edin” demiştir. Burada da seçim yok, demokrasi yok. Hz. Ömer kendisinden sonra yönetimi 6 kişilik bir şuraya devretmiştir. Burada da bir demokrasi yok. Saltanata daha yakın şeyler.
Bu örneği neden veriyorum? Demokrasi kötüdür, saltanat iyidir diye değil. Biz kendimize ait kavramlarla düşünmeyi terk ettiğimiz andan itibaren Saltanat’a bir lanet anlamı yükledik. Saltanat kötüdür dedik, demokrasi iyidir dedik. Bu bizdeki bir düşünce kırılmasının sonucudur. Ve sadece bu alana münhasır değildir. Bizim ulemamızın usul sistemine bakın. Kur’ân’dan, sistemden hüküm çıkarma sistemine bakın. Bugün İslam dünyasında bu usul sistemi adeta beğenilmiyor “bunun yerine daha farklı hüküm çıkarma metodları bulabilir miyiz?” deniliyor. Mesele ne?... Mesele bizim batılı değerlerle, batının anlayışı ile ve değer yargılarıyla çatışma teşkil etmeyecek bir dünya özlemimiz. Bu özlem her şeyin önüne geçmiş durumda. Batıyla çatışmayan, uyum sağlayan bir hayat tarzı, bir din, gelenek, bir siyaset biçimi. “Batıyla çatışmayalım” deniliyor neden?
Selim Akduman: Bu bir yenilmişlik psikolojisinin ürünü değil mi?
Ebubekir Sifil: Tabiî ki öyledir. Çünkü batı dünya demektir. Bakın dünyada iki savaş oldu. Geçtiğimiz yüz yılda iki savaş yaşadık. Fakat biz bunlara dünya savaşı diyoruz. Neden? Aslında bu savaşlar batının kendi içinde yaşadığı savaşlar. Batı dünyayı kendisinden ibaret gördüğü için bunlara da dünya savaşı diyor. Dünya kadar da insan öldürüyor. Her iki savaşta hayatını kaybetmiş insanların sayısı kesin olmamakla birlikte 70-80 milyon civarında. Dünya tarihinde görülmüş bir şey değil. Ama buna “dünya savaşı” diyorlar. Hâlbuki Asya karışmadı bu savaşa, Afrika karışmadı. Almanların Rusları işgalini hariç tutarsak, Latin Amerika karışmadı bu savaşa, Ortadoğu karışmadı bu savaşa. Nerden dünya savaşı oldu bu? Bu savaş aslında batılıların yaşadığı bir savaş. Ama batılılar dediğim gibi dünyayı kendilerinden ibaret gördükleri için bunun adı dünya savaşı oldu.
Şimdi bakın basında, medyada, televizyonda, gazetede, şurada, burada; “dünya” denildiğinde batı kastediliyor. Batı denilmiyor dünya deniliyor. Mesela “dünya ile bütünleşmek” deniliyor. Ne kastediliyor? Batı ile bütünleşmek. “Dünyadan kopmayalım, bunu dünyaya izah edemeyiz” deniliyor, kasıt ne? Batı.
Öyle bir noktaya geldik ki dünya batıdan ibaret oldu. Dolayısı ile batıda üretilen her türlü değer, kurum, kavram, teknolojik araç gereç, fikir, moda, tarz dünya ölçeğine yayıldı küresel oldu. İşte bu kültür Emperyalizmi dediğimiz şey tam budur. Batının kendi sosyokültürel tarihsel geçmişinden getirdiği tarzları bütün dünyaya yayması, bütün dünyaya lanse etmesi, dolayısı ile bütün dünyanın batılı gibi olmaya çalışması kültür emperyalizmidir.
SÜNNET’LE OLAN BAĞLARIMIZI KOPARDILAR
Ajans5.com röportaj dizisinde Ebubekir Sifil'le yaptığımız röportaj ikinci bölümüyle devam ediyor. Röportajın bugünkü bölümünde tarihsellik kavramı ve İslam dünyasında Kültür Emperyalizminin bir ürünü olan Kavram karmaşasını konuştuk… İşte arşiv niteliğindeki dev röportaj
Selim Akduman: Hocam Kültür Emperyalizmi tepeden inme olmadı. Bir şekilde bir sistem uygulandı. Ve bu da sizin de dediğiniz gibi kavramlar üzerinden gerçekleştirildi. Sizce İslam dünyasında en çok yıpratılan ya da ortadan kaldırılan kavramlar nedir?
Ebubekir Sifil: Böyle bir tespit yapmak aldatıcı olur. Çünkü bizim dünyamızı şekillendiren pek çok temel hayati kavram var. Bu temel hayati kavramların hemen her birinde bir operasyon yaşadık. Başta kendi kaynaklarımız olmak üzere yani biz Kur’ân’la Sünnet’le irtibatımızı temin eden sahih zeminleri terk edip, onun yerine batıdan devşirme kavramları kullanmaya başladık. Mesela bunlardan çok önemlisi ‘Tarihsellik’tir. Gerek Kur’ân gerekse Sünnet bağlamında bu kavramı çok kullanır hale geldik. Kur’ân’daki bazı ayetlerin, Sünnet’teki bazı uygulamaların tarihsel olduğunu söylemeye başladık. Nedir bu? “Sadece indiği dönemdeki toplumu bağlar bizi bağlamaz.”
Selim Akduman: Bu düşünce insanı küfre sokar mı?
Ebubekir Sifil: Evet sokar. Yani Çerçevesi tam olarak ortaya çıktığında, Tarihsellik temelli fikrinin çerçevesi tam olarak ortaya çıktığında bunun ucu küfre varan bir şey olduğunu çok net bir şekilde söyleyebiliriz.
“O dönemi bağlar bizi bağlamaz” demek; Allah Teâlâ’nın o topluma münhasır bir hüküm gönderdiğini, bu ilahi hükmün bizi bağlamayacağını söylemek; bir isyandır, başkaldırmadır, tuğyandır. Dolayısı ile ucu küfre kadar çıkabilir. İşte bunun gibi hayatımızı yönlendiren pek çok kavram var. Biz bu kavramlar üzerinden dinle irtibatımızı kuruyoruz. Sokakta konuşan iki kişiye kulak verdiğimizde herhangi bir İslami mesele konuşuluyor olsun. Birisi bir şey söylediğinde diğerinin verdiği tepki enteresan. “Bu Kur’ân’da var mı?” diyor. Şimdi bu bir bilinç durumunun ifadesidir. Bir şey münhasıran Kur’ân’da varsa kabule şayandır. Yoksa değildir. Bu da işte bir kültür emperyalizminin sonucudur. Neden? Çünkü az önce ifade etmeye çalıştım. Peygamber efendimizin Sünnet’iyle irtibatımız zedelendi. Sünnet’e güvenimiz kalmadı. Yani bizi kurtaracak olan Nuh’un Gemisi, Sünnet-i Seniyye. Ama biz onunla olan irtibatımızı bilinçli olarak zedeliyoruz. Ve sonra İslam’ı Kur’an’a tabiri caizse hapsediyoruz. İslam Kur’an’dan ibaret değildir.
Temelde/merkezde Kur’an var; ama O’nun yanında Efendimiz (s.a.v) buyurmuş, ‘Bana onun yanında O’nun gibisi veridi. O’nun misli verildi.’ Evet, Kur’ân’sız olmaz. Ama onun yanında onun misli var. Kur’ân’ın hayata açılımı var. Ete kemiğe bürünmüş hali var, O’da sünnet işte. Sünnet’le ilişkimiz irtibatımız zedelendiği için karşımızdaki kişi konuştuğunda “bu Kur’an’da var mı?” diyoruz. Varsa kabul edeceğiz, yoksa reddedeceğiz.
Bu bizim doğrudan itikadımıza yansıdı. Sünnet’le sabit olmuş pek çok itikadi umdeyi, unsuru kolayca reddedecek hale geldik. Bakın şimdi, kabir azabı, kıyamet alametleri, Hz. İsa’nın nüzulü, Deccal, sırat, mizan, şefaat, Allah Teâlâ’nın kıyamette gözle görülmesi gibi hususlar bizim Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikat kitaplarında eskiden beri zikredilir. Ve bunun istisnası yoktur. Bir insan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadına mensupsa bunların hepsine inanır. Fakat son zamanlarda Sünnet konusunda beynimize sokulan virüsler marifetiyle biz bunları inkâr eder hale geldik.
Selim Akduman: En çok tartışılan konu da Hz. İsa gelecek mi? Gelmeyecek mi?
Ebubekir Sifil: Tabi bunu kim tartışıyor. Bizimle aynı safta duran, namaz kılan, aynı ismi taşıyan, İslami hizmetler yapan insanlar. İşte Kültür Emperyalizmi dediğimiz şey bu. İtikadımıza kadar uzanıyor. Nereden kaynaklanıyor bu? Çünkü diyor; ‘İsa A.S’dan bu yana 2000 sene geçmiş, nerede yaşıyor, ne yiyor, ne içiyor?’ tam bir materyalist ve pozitivist felsefe. Biz biliyoruz ki: Peygamberler mucize gösteren insanlardır. Allah Teâlâ Peygamberler vasıtasıyla ilahi mesajlar insanlara ulaşsın diye zaman zaman irade buyurduğunda tabiat kanunlarını devre dışı bırakıyor ve insanlara harikulade dediğimiz, adet üstü, normal dışı zuhuratlar gösteriyor. Bu zuhurat değil, gösteri değil, olay hakikaten cereyan ediyor.
Efendimiz (S.A.V) bir işaretiyle ayı ikiye böldüğünde insanların gözüyle ay ikiye bölünmüyor, ay gerçekten ikiye bölünüyor. Parmaklarından su akıttığında insanlara öyle görünmüyor, su gerçekten akıyor. Mucize bu. Mucize ile göz boyamacılık arasında ki fark bu zaten.
Şimdi bunu rasyonel akıl izah edemediği için, Müslümanlarda Kültür Emperyalizmi sonucunda rasyonel düşünmeye başladıklarından, mucizeyi inkâr ediyorlar. İspat edemedikleri için. Temelini açıp bakıyorsunuz nerede var bu? Modernist Yahudi ve Hıristiyan din adamlarının din anlayışlarında var.
Selim Akduman: Hocam bunun bir sebebi de genel de tarikat geleneğinde olan, Şeyh uçmaz, mürit uçurur anlayışı ile olur olmaz şeylere inanmaktan kaynaklanmıyor mu?
Ebubekir Sifil: Bu doğrudur. Tabiî ki böyledir. Ama bir yanlışı ortadan kaldıracağız diye başka bir yanlış yapmak doğru değildir. Bu mantıksız bir şeydir. Yanlış yanlıştır. Onu tek başına lokalize edip onunla aynı sahada mücadele etmek gerekir. Böyle bir yanlış yapılıyor diye doğruları da buna feda etmek doğru değildir. Yanlış bir mantık olur bu. Tasavvufta olsun, başka sahalarda olsun, kesinlikle insanın olduğu her yerde ifrat da olur tefrit de. Önemli olan bunları müstakim bir şekilde değerlendirmek, istikamet ölçüsünde değerlendirmek gerekmektedir. Yoksa her alanda, her toplumda, her tarihte ve coğrafyada ifrat da vardır tefrit de vardır. Birisi için ya da diğeri için istikameti, doğruyu terk etmek yanlış olur.
CEMAATLE TESBİHAT YAPMAK BİDAT Mİ?
Gazeteci Araştırmacı yazar ve Fıkıhçı Ebubekir Sifil, röportajımızın bu bölümünde ise İslam'da bidat kavramı ve iyi Bidat, Kötü Bidat'in ne olduğunu açıkladı. İşte Ebubekir Sifil ile yaptığımız röportajın 3. bölümü:
Ebubekir Sifil ile Genel Yayın Yönetmenimiz Selim Akduman'ın gerçekleştirdiği dev röportj 3. bölümüyle devam ediyor. 1 ve 2. Bölümde Kültür Emperyalizmi ve İslam dünyasına etkilerini konuştuğumuz Sifil, Kavramlarla İslam dünyasının beyninin bulandırıldığını ifade etti.
Tarihsellik kavramıyla Sünnet’le olan bağlarımızın koptuğunu da ifade eden Sifil, 'Kültür Emperyalizmi sonucu hayatımıza giren Tarihsellik kavramı ile meselelere bakış açımız değişti ve Sünnet’le olan bağlarımız koparıldı.'dedi.
Selim Akduman: Hocam çeşitli yazılarınızda Bidat kavramını konu aldınız. Özellikle Tesbihat konusunda bir sünneti ortadan kaldırdığı için bidattir demiştiniz. İsterseniz Bidat ne demektir? Bunu öğrenelim sizden…
Ebubekir Sifil: Bidat meselesi bir hayli geniş tutulması gereken bir mesele. Ben o konuyla ilgili birkaç yazı yazdım. Tabi gazete yazısının izin verdiği sınırlar içerisinde izah etmeye çalıştım. Bidat kısa ve öz olarak şudur: Efendimiz (s.a.v) ve Sahabe döneminde gördüğümüz uygulamaların, Kur’ân’dan ve Sünnet’ten kaynak alan uygulamaların kabul etmediği, uygulamalara aykırı düşen, her söz, kanaat, tavır, davranış bidattir.
Ölçü şu: Bir hususun bidat olması için Kur’ân’da olmayacak, sünnette olmayacak, sahabede olmayacak ve bunların genelinden çıkarılmış şerî kaidelerde olmayacak…
Selim Akduman: Bizim hatırladığımız kadarıyla iyi bidatten de bahsediyordunuz. İyi bidat nedir?
Ebubekir Sifil: Evet şimdi oraya geliyorum. Şimdi herhangi bir şey Kur’an’a aykırıysa, Sünnet’e aykırıysa, Sahabe’nin anlayışına aykırıysa ve bunlardan çıkarılmış kavaid-i İslamiyye dediğimiz prensiplere aykırıysa bu bidattir.
Peki, Efendimiz (s.a.v) döneminde ve Sahabe döneminde görülmemiş, Kur’ân’da herhangi bir ayete, sünnette herhangi bir nassa aykırılık teşkil etmiyor, ya da genel İslami kaidelere aykırılık teşkil etmiyor ve fakat Efendimiz ve Sahabe döneminde yok; sonradan ortaya çıkmış. Buna ne ad vereceğiz? Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki ‘Müslümanların güzel gördüğü şey Allah indinde de güzeldir.’ Dolayısı ile Müslümanlar o İslami itikatlarını, o itikadi hassasiyetleri muhafaza ettikleri sürece daha önceden emsali görülmemiş yeni uygulamalar ortaya koyduklarında bu zamansal olarak bidattir ama güzel bidattir. Yani o dönemden sonra ortaya çıkması hasebiyle bidattir. Ama bunlara aykırı mıdır? Değildir. O halde buna bidat-i hasene demek lazımdır. Bidat-i seyyie ise yine o dönemden sonra ortaya çıkmış; fakat Kur’ân’a, Sünnet’e veya bunlardan bir kaçına aykırılık teşkil ediyor. Buna da kötü bidat yani bidat’i seyyie denir.
Şimdi böyle baktığımızda tesbihat meselesinin hükmü nedir? Biz biliyoruz ki Peygamber efendimiz ve Sahabeler mescidde sünnet namazları kılmazlardı. Sünnetleri evlerinde kılardı, daha sonra mescide gelip farzı kılarlardı. Eğer farzın arkasından kılınacak bir sünnet varsa onu da yine evlerinde kılarlardı. “Efendimizin evleri kabirlere çevirmeyin” tavsiyesi ile ilgili olarak Müslümanlar mutlaka evlerinde namazlarını kılarlardı. Sünnetlerin evde kılınması genel bir uygulamadır. Dolayısı ile namazların ardından yapılan tesbihatlar da evlerde yapılırdı.
Selim Akduman: Yani tekbaşına yapılan bir tesbihattan bahsediyorsunuz.
Ebubekir Sifil: Evet tekbaşına yapılırdı. Sünneti kılarsınız veya farzı kılar gider sünneti kılarsınız ve ardından tesbihatınızı yaparsınız. Böyledir. Şimdi günümüzde diyelim ki İstanbul gibi 15 milyonluk bir şehirde yaşıyorsunuz. Eviniz karşıda iş yeriniz diğer tarafta. Şimdi farzı kılıp orada gidip tekrar sünnet kılmak gibi bir şansınız yok. Ne yapacaksınız? Sünnetleri de farzın önünden ve ardından kılmak suretiyle camide kılacaksınız.
Tesbihatı ne yapacaksınız? Ya gidip evinizde çekeceksiniz? Ya iş yerinde ya da onu da camide çekeceksiniz. Bu anlamda bidat olduğu doğrudur. Yani sünnet namazların camide farzın önünden ve ardından kılınması da bidattir. Ama zorunluluktan kaynaklanan bir bidat’i hasenedir. Hiç yapmamaktansa yapmak iyidir.
Selim Akduman: Peki biraz önce dediğiniz gibi bu bidat bir sünneti ortadan kaldırmıyor mu?
Ebubekir Sifil: İşte yapamıyorsunuz ama. Aksi takdirde sünnete riayet edemiyorsunuz. Yani sünneti evde kılma imkânı olan bir insan evinde kılacak. Sünnet olan bu… yani Efendimiz’in ve Sahabe’nin uygulaması bu. Ama adamın bunu evinde yapma imkanı yoksa, modern hayat ona bu fırsatı vermiyorsa ne yapacak? Camide kılacak. Terketmektense orada kılması tabii ki daha efdaldir. Tesbihat da aynı şekilde. Yani gidip iş yerinde tesbihatını yapma imkânı varsa orada yapsın; böyle bir imkânı yoksa, onu da camide yapmasının bir mahsuru yok.
Selim Akduman: Yani hiç yapmamaktansa camide cematle yapmak evladır diyorsunuz.
Ebubekir Sifil: Evet aynen öyle.
Fıkıhçı Araştırmacı yazar Ebubekir Sifil'le gerçekleştirdiğimiz devröportajın son dölümünde Dinler Arası Diyalog ve Ilımlı İslam Modelini konuştuk. Sifil Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin İlahi dinler olmadığına dikkat çekerken, Dinler arası diyaloğun da bir Vatikan projesi olduğuna vurgu yaptı...
İşte Ajans5 Genel Yayın Yönetmenimiz Selim Akduman'ın Ebubekir Sifil'le yaptığı söyleşinin son bölümü:
Selim Akduman: Sizin yazılarınızdan takip ettiğimiz ve uzun süredir Türkiye’nin gündeminde var olan bir hadiseye değinmek istiyorum. Siz defalarca yazdığınız ve birçok tepki de aldığınız bir konu olan dinler arası diyalog konusuna değinmek istiyorum. Dinler arası diyalog ve Ilımlı İslam nedir? Yani dinler arası diyaloga bakış açınız nedir? Sizce böyle bir şeye ihtiyaç var mı?
Ebubekir Sifil: Şimdi diyalog denilince artık dinler arası diyalog kastedilir hale geldi ama bu çok iyi bir gelişme değil. Diyalog insanların sadece dindarları arasında değil, dindarlarla dinsizlerin, dindarların kendi aralarında, farklı dinlere mensup insanların kendi aralarında yapabilecekleri, hatta yerine, zamanına, durumuna göre yapmaları gereken bir faaliyet olabilir.
Dünyada küresel problemler yaşıyoruz. Bütün insanlığı ilgilendiren bir küresel ısınma problemi var. Efendim, ekonomik dengesizlikler ve uçurumlar var. Yeryüzünün kuzeyi ile güneyi arasında, doğusu ile batısı arasında, korkunç bir dengesizlik var. Dünyanın tabii kaynaklarının %80’ini insanların %20’si paylaşırken, geriye kalan %20’lik kaynağı %80’lik bir kısım bölüşmek zorunda kalıyor. Korkunç bir açlık, sefalet, savaş, ahlaksızlık var, alkol tüketimi var. Var var var…
Bütün bunlar küresel tehlikelerdir, tehditlerdir, problemlerdir ve hepimizi ilgilendiriyor. Sadece dindarları değil dinsizleri de ilgilendiriyor. Dolayısı ile bir Müslüman bu türlü problemlerle gerek bölgesel, gerekse küresel anlamda mücadele etmek için dinlilerle de, dinsizlerle de işbirliği yapmak zorundadır, yapmalıdır. Bu anlamda yapılan diyaloga aklı başında kimse itiraz edemez. Bizim itiraz ettiğimiz ne? Bizim itiraz ettiğimiz bu türlü problemlerin çözümü için bir araya gelme görüntüsü altında, dinler arasında ortak noktalar teşkiline kadar uzanan, süreç. Biz buna itiraz ediyoruz.
Selim Akduman: Neden bu itiraz?
Ebubekir Sifil: Çünkü dinler arasında ortak noktalar temin etmeye başladığınız zaman, bu belki Hıristiyan ve Yahudi için çok fazla bir ehemmiyet teşkil etmeyebilir ama bir Müslüman için Yahudilerin ve Hıristiyanların din anlayışına göre bir kaymaya sebebiyet verir. Verir diyorum çünkü tahmini bir şey değil bu; verdiğini görüyoruz. Nereden biliyorsunuz bunu?
Çünkü 1400 yıllık tarihimizde biz “bir insan Allah’a inansın, Ahiret gününe insansın, Salih amel işlesin cennete girer” diyen bir âlim görmedik. Bir tek İslam âlimi, hatta bidat mezhepler içinde de görmedik. Bu iddia bugün dile getiriliyor. “Peygamber’e iman şart değil, Kur’an’a iman şart değil, bir insan Allah’a inanıyorum desin, Ahirete inanıyorum desin, bir de adam gibi adam olsun, savaşmasın, barış yanlısı olsun, cennete gidebilir” deniliyor. Bu dinler arası diyalog sürecinin Müslümanlara hediyesidir. Bunun için böyle diyoruz biz.
“İbrahimi dinler” diye bir kavram çıktı ortaya. Birinci bölümde de bahsettik kavramlardan. İbrahimi dinler diye bir şey yok bizim kavram dünyamızda. Tam aksine Kur’an Yahudilerin ve Hıristiyanların Hz. İbrahim’e aidiyet iddialarını kesin bir şekilde reddeder. Ne diyor:’İbrahim’e en yakın olanlar hayattayken ona inananlardır. Birde bu Ümmî Nebî ve ona iman eden müminlerdir.’ Dolayısı ile Hz. İbrahim’e sahih bir nisbet, sahih bir aidiyet münhasıran Ümmet-i Muhammed’dedir.
Selim Akduman: Peki, Hocam Dinler var mı?
Ebubekir Sifil: Var tabiî ki Hak din var, batıl din var. Bu anlamda dinler var.
Selim Akduman: Yani Hıristiyanlığı ve Yahudiliği ilahi bir din olarak görmek mümkün müdür?
Ebubekir Sifil: Hayır, ilahi kökenli ama şuan mevcut itibariyle ilahi bir din olmaktan çıkmıştır.
Selim Akduman: Yani ben şunu sormak istiyorum: ‘Allah Hıristiyanlık diye bir din indirmiş midir?
Ebubekir Sifil: Hayır Asla! Allah Teâlâ Hz. Musa’ya da, Hz. İsa’ya da İslam ve Tevhid dinini indirmiştir. Onların tebliğle mükellef oldukları da İslam’dır. Yahudilik Hz. Musa’dan yüzyıllar sonra, Hıristiyanlık ise Hz. İsa terk-i dünya ettikten 20-30 yıl sonra ortaya çıkmış, uydurma dinlerdir. Birinin kurucusu Yahudi bir adamdır. Hıristiyanlığın kurucusu ise Pavlos Kristilojosidir. Yani Yahudilik ve Hıristiyanlık hak din değil, Kur’an tarafından tanınan bir din değil, Peygamberlerin tebliğ ettikleri dinler değildir. Sonradan bu hak dinin tahrif edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bazen bizim dinler tarihi kitaplarımızda rastlanır. Konu ile ilgili yazanlar, çizenler söyler, işte “Hak Hıristiyanlık, hak Yahudilik”, diye. Böyle bir şey yok. Hıristiyanlık Pavlos’un ortaya attığı bir din. İsa (A.S) ile hiçbir bağlantısı, alakası yok.
Dolayısı ile konuya dönersek, İbrahim (a.s)’a aidiyet ilişkisi münhasıran Müslümanlardadır. Kur’an’da birçok ayette de bu vurgulanmıştır. ‘İbrahim Yahudi değildi, Hıristiyan değildi tam aksine hanif bir mümindi, Müşrikte değildi.’ Şimdi peki dinler arası diyalog kavramının önümüze çıkardığı İbrahimî dinler kavramını nereye koyacağız. Şimdi ağzını açan insanlar “3 semavi din, 3 ilahi din” diye konuşmaya başlıyorlar. Bu Müslüman’ın kendi sahih, itikad ve dini zeminini bozuyor.
Selim Akduman: Peki, efendim bu cehaletten mi kaynaklanıyor? Yoksa kasıtlı bir dezenformasyon mu?
Ebubekir Sifil: Diyalogun karşı tarafı diyelim. Yahudi ve Hıristiyan tarafı bunu bilinçli olarak yapıyorlar. Biz onların çağrısına icabet ederek bu kervana sonradan dâhil olduk. Biz derken bu çalışmanın içerisinde olanları kastediyorum. Nasıl dâhil olduk? Onların kavramlarını, onların ön gördüğü süreçleri mekanizmaları kanıksadık. Bakın Vatikan İslam dünyasında dinler arası diyalog konusunu işleyen, Master, Doktora çalışmalarına, akademik çalışmalara, finansal destek veriyor. Bundan önceki papa döneminde birçok çalışma yapıldı. Arap dünyasında ve Türkiye’de de birçok çalışma yapıldı. Vatikan Finansal destekli birçok akademik çalışma yapıldı, kitaplar yazıldı. Bugün Türkiye’de bu konuda yazılmış birçok kitaptan bir kısmı Vatikan tarafından finanse edildi.
Selim Akduman: Bununla ilgili yanılmıyorsam Papa’ya da bir mektup var. Van’da bir Dinler arası diyalog Üniversitesi açılması ile ilgili
Ebubekir Sifil: Yani bütün bunlar Dinler arası diyalog faaliyetinin masum, insanlığın hayrına yönelik bir süreç olmadığının bir göstergesidir. Dinler arası diyalog süreci, stratejik, dini, siyasi hedefleri olan bir süreçtir. Bizim itirazımızda bunadır.
Selim Akduman: Bu dinler arası diyalog uzun süre daha tartışılacağa benziyor. Şimdi bunun yanına bir de Ilımlı İslam denen bir kavram daha eklendi. Belki bu ABD’nin ve emperyalist güçlerin oyunudur. Ve son olarak CIA’nin hazırladığı bir raporda İslam dünyasının başına Ilımlı İslam modeline uygun bir halife atamaktan bahsediliyor. Sizce böyle bir şey mümkün olabilir mi? Böyle bir halife olursa İslam dünyası onu içerisinde barındıra bilecek mi?
Ebubekir Sifil: Ilımlı İslam projesi halen şuanda da yürüyor. Türkiye’de de, İslam dünyasının farklı yerlerinde de yürüyor. Gerek siyasi mekanizmalar, gerek sivil bir takım zeminler, kuruluşlar, kurumlar vasıtasıyla fiilen yürütülüyor. Bu projenin başarılı olabilmesi için, adına Hilafet diyin, adına İslam Birliği deyin. Ne derseniz deyin. Bu projenin başarıya ulaşması için Müslümanların tepkiyle karşılamayacağı, kabul edebileceği, bir dil, bir üslup, program, proje ve insan olması lazım. Tabi ki bunun içinde kurumlar ve mevcut zeminler de var. Bir kere şunu mutlaka tespit etmemiz lazım. Müslümanlarla, Batıyla İslam dünyası arasında ki ilişki son dönemece girdi. Bu yeni dönemeçte artık, İslam batı karşıtlığı bizzat Müslümanlar eliyle üretilmiş projeler aracılığı ile azaltılmaya çalışılıyor.
Şunu söylemeye çalışıyorum: Batılı değerleri, siyaset, itikad, ekonomi tarih anlamında batılı değerleri İslam dünyasının kalbine taşıma görevi, artık bugün namazlı niyazlı Müslümanlar tarafından yürütülüyor. Dolayısı ile eskiden Müslümanlar çok kolay tepki verebiliyordu. Laik kafalı, seküler kafalı birisi çıkıp İslam hakkında bir şey söylediği zaman, aykırı bir fikir ürettiği zaman, Müslümanlar çok kolay itiraz edebiliyordu.
Mesela Süleyman Demirel hatırlarsanız, Cumhurbaşkanıyken, “Kur’ân’ın 256 ayeti yürürlüktedir, gerisi hükmünü yitirmiştir” demişti. Türkiye’de ki İslami hareketlerin hemen hepsi koro halinde buna tepki göstermişti.
Ama şuanda aynı kelimelerle olmasa bile, Kavramlarla, aynı şeyler namazlı Müslümanlar tarafından söyleniyor. Ve fakat tepki göstermiyor. Çünkü Demirel Laik biriydi. Şuanda bunu söyleyen kadrolar, namazlı, oruçlu insanlar.
Selim Akduman: Aynı zamanda tepki verenleri de yadırgar hale geldik değil mi hocam?
Ebubekir Sifil: Tabi İşte ılımlı İslam projesinin en tehlikeli yanı budur. Yani Müslümanlar eliyle yürütülmesi. Mütedeyyin Müslümanlar eliyle yürütülmesi. En önemli sıkıntımız budur.
Selim Akduman: Buna Başörtüsü ve İmam Hatip meselesini de katabiliriz değil mi?
Ebubekir Sifil: Yani bu projenin muhtelif ayakları var, monolog bir proje değil. Türkiye’de farklı, İslam dünyasının farklı bir bölgesinde farklı tezahürleri var. Türkiye’de olan projenin içerisinde tabiî ki bu da var.
Batının hâkimiyetinde şekillenmiş bu dünyaya bir alternatif üretmeyecek, uyum içinde yaşayacak, sorun çıkarmayacak Müslüman makbul bir Müslüman’dır. Aykırı Müslüman ise, fikir üreten, her türlü kavram, kurum zemin neyse onlarla her türlü mücadele edilecek. Yeri geliyor ikna ediliyor, yeri geliyor konvansiyonel yöntemler kullanılıyor. İslam dünyasının farklı bölgelerinde bugün gördüğümüz sıkıntılar yapılan bu mücadelenin bir tezahürüdür.
Selim Akduman: Hocam vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. İnşaallah biz çok istifade ettik okuyucularımız da istifade ederler. Ben tekrar çok teşekkür ediyorum.
Ebubekir Sifil: Bende teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Allah muvaffak etsin...
Kaynak: www.ajans5.com
Röportajın görüntülü izlemek için linkler:
|